Firavunun Röntgenini Çektiler

Mısır'ın antik zenginliğinin en başta gelen unsurlarından Firavun Tutanhamun'un mumyası restorasyon ve ölümündeki sır perdesinin kaldırılması amacıyla röntgen cihazına sokuldu

Mısır Arkeoloji Yüksek konseyi Başkanı Zahi Havas liderliğindeki bir bilim heyeti, 3300 yıllık mumyanın restorasyonu ve 17 yaşında ölümünden önce Mısır'ı 9 yıl yöneten Tutanhamun'un erken ölümündeki sır perdesinin aralanması için röntgen cihazı yöntemine başvurdu.

Alman Siemens şirketi, National Geograhic dergisi tarafından hibe edilen Alman CT röntgen tarama cihazına sokulan mumyayla ilgili elde edilen bilgiler, Mısırlı arkeolog heyet tarafından değerlendiriliyor.

Dünden Bugüne Üniversiteler(İlber Ortaylı)

Dünden Bugüne Üniversiteler

..... En temel hakları ve özgürlükleri için 300 yıl boyu kan döken Avrupalılar,
üniversitelerine özerkliği zamanın akışı içinde, doğal bir uyum (consensus) ile vermişlerdir.
Geleneksel toplumun bilginlere saygın bir yer sağlaması kuşkusuz sosyo-psikolojik ve antropolojik bir inceleme konusudur. En ilkel toplumlarda bile büyücülerin doğaüstü güce sahip olduğu kabul edilir ve bu kişiler fonksiyonel bir ayrıcalık sahibi olurlar. Uygarlığa geçiş aşamasında rahipler, tanrısal bir vergi olarak nitelendirilen yazıyı bilmeleri, astronomi ve astrolojiden anlamaları gibi özellikleriyle toplumun saygısını kazanmışlardır. Depolanan buğdayı gizemli işaretlerle kaydeden, yağmur mevsimini ve hasat zamanı sıcağının gelişini, hattâ kuraklığı önceden gözleyip bildirebilenlere sunulan bu saygı çok görülmemelidir. Ortaçağ islam toplumunda tabib, matematikçi gibi bilginler Hıristiyan da olsalar bir ayrıcalığa sahiptiler, islam toplumunda ulema j/e fukahanın (hukukçular) kıyafetleri ayrıydı ve protokolde seçkin yerleri vardı.

Ortaçağ Avrupa üniversitesi temelde bir esnaf loncası gibiydi. Ama bu loncaların, ister öğrencilerin, ister profesörlerin oluşturduğu bir örgüt olsun, bilimle uğraştıkları için esnaf ve diğer çalışanların sahip olmadıkları ayrıcalıkları olmuştur. Hatta Prag ve Viyana örneğinde olduğu gibi üniversiteyi hükümdarlar kurmuş olsalar bile, üniversiteye ve profesörlere birtakım ayrıcalık beratları bağışlanmıştır.
Bilim adamlarına bu seçkin yeri vermek, her toplumun kaçınılmaz rasyonel yanıdır. Çünkü rahat ve özgürce öğrenip öğrendiklerini uygulayabildikleri takdirde onlardan beklenen fayda elde edilebilirdi. Ortaçağ toplumu bilginlerinden gökteki yıldızların hareketinin saptanması, hesap kitap, kayıt tutulması, yargı görevinin bilgece yerine getirilmesi gibi rasyonel görevler kadar, falcılık ve rüya yorumculuğu gibi bugün bize rasyonel görünmeyen, ama o çağda mutlak ihtiyaç duyulan hizmet isteminde de bulunuyordu. Bu istemin karşılanması için bilginlerin baskı altında olmamaları, hatta başkalarına yasak olan büyücülük ve ilm-i simya gibi işlerle de özgürce meşgul olabilmeleri ve düşündüklerini açıklayabilmeleri gerekliydi. Eğer geniş yığınlara propaganda yapmazlarsa, Ortaçağın bilgini zındıkça görülen fikirleri bile meslektaşlarıyla tartışabilir ve bir köşeye kaydedebilirdi. Pratik konularda ortaya koydukları işin başarısı onların her türlü kural dışı eyleminin anlayışla karşılanmasını sağlamıştır.
Kadavra üzerinde çalışanlara önce izin verilmedi. Fakat sonra, mezarlıktan ceset ve kemik çalıp inceleyenlerin daha başarılı ameliyatlar yaptıkları ve çetin hastalıkları teşhis ve tedavi ettikleri görülünce tabu yıkılmağa başladı.Hekim ve hukukçu her çağda ister, jstemez bir dokunulmazlık kazanmıştır.Kilise hukukunü eleştirip Roma hukukunun mantığıyla iş gördükleri için "kötü Hıristiyan" denilen Rönesans devri hukukçuları, adaleti bilgece dağıtmaya, müvekkillerinin hakkını ustaca savunmaya başlayınca, bağnaz dindarların ve kilisenin diyeceği bir şey kalmadı.

Şiirin güzelliği, yaşamın gizeminin açıklanması ne olursa olsun çekici gelir insanoğluna ve toplumlar akıllı üyelerine saygı duyarlar, ister bugünün ordinaryüsleri, ister tarih-öncesi çağların büyücüleri olsunlar, bilim adamları grubunun saygınlığı, bu insanî duygu ve zaaf kadar eskidir. Zekâ ve sanatçı yaratısı, bu beceriye sahip olmayanları büyüleye gelmiştir.
Bu her toplumda böyle olduğu gibi Osmanlı toplumunda da böyle olagelmiştir. Osmanlı toplumunda siyasal güç, ulemanın desteğini aramıştır. Yönetenler kadar yöneticilere karşı ayaklananlar da aynı ihtiyacı duymuştur. Devletin kurucusu sayılan Osman Gazi, gördüğü .rüyayı. Şeyh Edebali'ye yorumlatarak -hükümdarlığının meşruîyetini topluma kabul ettirmişti., Patrona Halil ve manav Muslu Beşe'nin peşine takılıp ayaklananlar da ulema efendileri yanlarına celbetmek gereğini duydular

Her geleneksel toplumda olduğu gibi, Osmanlı toplumunda da elifi görünce mertek sanan çoğunluktaydı. Mahalle mektebinde hecelemekten okuma derecesine geçen çocuğun fesi çıkarılıp cüz kesesi başına geçirilir, mektebin bevvabı (kapıcı) elinden tutup evine götürürdü. Çocuk çarşıdan geçerken esnaf , dükkânın önüne çıkar, yoldan geçenler durur , maşallah çekerlerdi.Ulema sınıfının gelecekteki üyesi olan bu küçük çocuk, eli/, lam, mim'i belleyip kelimeleri sökmeğe başladığı gün ümmî (okuyamayan) kalabalığın dışına çıkar, onların alkış ve saygısını kazanmağa başlardı.

Osmanlı toplumunun en dokunulmaz servet ve rütbeleriyle en çok güvence altında yaşayan sınıfı, ulema idi Aldıkları yüksek ücretler, katl müsaderen masun (dokunulmaz) olmaları ellerin
de büyük servetlerin birikmesini sağladı. Ayrıca yüksek rütbeli bir
ilmiyye sınıfı üyesinin ya oğlu ya damadı bu meslekte kolayca
yükseldiğinden bu yaşayışı kuşaklar boyu sürdürebiliyorlardı. Çok küçük yaşlarda rütbece yükselmeye başlayan bu beşik uleması takımını hepimiz biliriz. 1590-1660 arasında görev yapan 20 şeyhülislamın ancak 9'u, 1702-4750, ..arasında görev yapan 30
şeyhülislamın ancak 4'ü halktan gelen kimselerdi. Yüksek rütbeli ulemanın çoğunun babalan da, dedeleri de ulema aristokrasisindendi.

Bunun kaba bir nepotizm (akraba kayırıcılık) ve usulsüzlük olduğunu düşünmeyelim. Bilgin ve aydın kişinin yetişmesi bir yerde çevreden ve aileden gelme bir birikim istiyordu. Böyle beşik bilginleri arasında yeteneksizler olduğu gibi, baba ocağından aldığı eğitimi devam ettirip geliştirenler de vardı. Osmanlı ulema sınıfı bu kapalılık ve devamlılığından gelen bir birikim ve devrine özgü bir zerafetle bütün devletlûlar arasında sivrilmişti. istanbul'da ve eyaletlerde yaşayış biçimleri ve özgün etiketleriyle ulema hanedanları en gözde grubu oluşturuyorlardı.
Kadı, müftü, müderris gibi ümiyye sınıfından görevliler ancak kazaskerler ve sonraları şeyhülislamlar tarafından bağımsız olarak ve belirli kurallar çerçevesinde terfi ederek görev yerlerine atanırlardı. Osmanlı ilmiye sınıfı üyelerinin mülkiye silk'ine (kariyere) geçtikleri olmuştur. Fakat hiçbir mülkî görevlinin veya 19. yüzyılda hiçbir vali ve büyükelçinin ilmî veya şer'î bir göreve, Darülfünun eminliğine atandığı olmamıştır. Osmanlı imparatorluğunun "butün hayatı boyunca', ilmiyeden olmayan birinin hele bu sınıfı denetleyecek veya özlük işlerine karışacak bir makama getirildiği görülmüş, işitilmiş işlerden değildi. Adam kayırırken bile, ancak ulema takımından falan veya filan adam desteklenirdi. Bu nedenle, Amerikan üniversite modelini yersizce izleyerek meslek dışı yöneticileri üniversitede sorumlu görevlere atamağa çalışmak geleneğimize aykırıdır.
Ulemanın kanı akıtılmaz, yani kılıçla siyaset uygulanamazdı.İdam edilmeleri kanun dışıydı .Osmanlı tarihinin 600 yılı içinde bir tek defa despot hükümdar IV Murat,mülki görevini ihlal etiiği için İznik kadısını astırmıştı. Bu olay nefretle karşılanmıştı.
Şeyhülislam Ahizade Hüseyin Efendi aşırı hiddet ve tepki gösterince , korkuya kapılan Padişah onu sürgüne göndertmiş ve yolda gizlice boğdurtmuştu. IV Murat'ı bu nedenle Osmanlı kroniklerinde fazlaca karalandığı bilinmektedir. Sultanî fermanlar kam akıtılması mubah olmayan kadıları, idarî ihmallerinden dolayı "dibekte döğülüp helak etmekle tehdit ederlerdi.Kuşkusuz böyle bir olay da görülmemiştir.

Osmanlı toplumunun meritokrasisi (aydın seçkinler) ilmiyye sınıfı üyeleriydi. Veziriazamların başı gider, eyalet valileri azledilir, ama onların hayat ve rütbeleri güvence altında sürerdi. Veziriazamına küfür ve hakaret eden padişahlar vardır, ama ulemaya saygısızlık eden olmamıştır. Padişahlar müftüye, "Efendi hazretleri, hocam, siz" diye hitap ederlerdi. Padişah, veziriazam adayına mührü uzatıverirdi, mülkiye sınıfı üyelerine rütbe ihsan edebilirdi, ama ilmiyenin reisine görevi, yani makam-ı fetva arzedilirdi.Bayram ve cülus törenlerinde Babussaade önünde taht kurulduğunda başta veziriazam, bütün vezirler ve devlet adamları padişahın eteğini öperdi. Şeyhülislam efendi ise etek öpmez, padişah tahttan kalkar ve onun samur kürk yakalığına yüz sürerdi.
Osmanlı bilginleri gördükleri saygıya oranla, çağlarının bilimini. Yeniçağ dünyasının uyanışını toplumlarına getirememişlerdir. Ama onlardan böyle bir gayret ve beceri isteyen de olmamıştır.
Osmanlı bilginleri ,yaşadıkları toplumdaki bürokratik sistemin ve ideolojinin .sürmesini sağlayacak bilgiyi,bilgiyi öğretmek ve danışma görevini yerine getirmekle yükümlüydüler.Ulema bunu yapmıştır.
Modern çağa geçilip, modern dünyanın gereklerine uygun bir eğitim düzenlemesine gidildiğinde, Osmanlı uleması toplumsal üstünlüğünü kaybetmeğe başlamıştır. Lâik eğitim kurumları ve bu kurumlardan yetişen bürokratlar medresenin, medrese de onların düşmanı kesilmiştir.

Osmanlı imparatorluğunun 19. yüzyılına AhmetCevdet Paşa asrı demek yanlış olmaz. Medreseden bürokrasiye geçen ve laik hukuku da öğrenen bu devlet adamı, medrese ile laik görüşün bir arada yaşamasını 19. yüzyıl, ulema ile laik bilim adamlarının aynı derecede gördüğü-bir devirdi ama bu çatışmayı önlememiş tam tersine arttırmıştır. Bu nedenle yakın zamanlara kadar laik üniversitenin karşısında daha çok toplumsal durumu sarsılmakta olan din adamları ve dinci çevreler bulunuyordu. Bugün artık üniversitenin karşıtlarını betimlemek bu kadar basit değildir.

Osmanlı eğitim düzeninde medreseler bölgelere göre_bir hiyerarşi içinde sıralanmıştı. Başkentte en yüksek öğrenim kurumları eyaletlerde de daha düşük dereceli eğitim veren medreseler bulunurdu. Medreselerin öğrenci adedi belliydi. Daha yüksek dereceli öğrenim görmek isteyenlerin büyük şehre gelmesi kaçınılmazdı. 17. yüzyılda öğrenci sayısı gereğinden fazla artınca, medrese vakfından beslenemeyen aç suhteler dağ, şehir gezip eşkıyalığa başladılar. 17. yüzyıl toplumunun rasyonellik dengesi içinde-medreseye gereksiz ; sayıda öğrenci doldurmak faciaya yol açmıştı.
20. yüzyıl toplumunun da kendine göre bir dengesi vardır. Az öğrenciyle eğitim yapılması gereken kuruma çok Öğrenci alınırsa, eğitim niteliksizleşir ve bunalımlı işsizlerin sayısı artar.. Diplomalı işsizin, eğitim görmemiş işsize benzemediği ve toplum için daha büyük sorunlar yaratacağı açıktır. 20 yıldır gereksiz sayılara ulaşan ve niteliksiz eğitim veren liselerin mezunları üniversite kapılarına hücum etmektedir. Zavallı üniversite ise bu talebi karşılamağa hazırlıklı değildir ve aslında karşılaması da gereksizdir.
Sorunu bu açıdan görmeyenler, kusuru üniversite özerkliğinde aramaktadırlar. Oysa üniversite bizde 60 yılı aşkın bir süredir özerktir. Darülfünun-u Osmanlı'nın11 ekim 1917 tarihli , nizam-namesinin 2.maddesi Darülfünun eminini de iki aday olmak üzere profesörler seçiyor ve Maarif Nazırı bunlardan birini tayin ediyordu. Özerk statüyü 1919 yılında çıkarılan nizamname de değiştirmedi.


Cumhuriyet devri boyunca üniversitenin, 1948 yılında Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'ndeki çirkin bir tasarruf dışında, onurunu kıracak bir olay olmamıştır. Nihayet Tek Parti yönetimine rağmen 1946'da ulusal üniversitemiz klasik yapısına kavuşmuş , özerk yönetimini elde etmiştir. Bu sistemin uzun yıllar işlediğini biliyoruz. Eğer şimdi aksaklık varsa bunu üniversitenin içinde değil dışında aramak gerekir.Bizde üniversitenin bilimsel kişiliğini kazandığı reform, 1933-1934 yıllarında Kemalist dönemde en uygun biçimiyle tamamlanmıştır. Kürsüleri, enstitüleri ve yönetim organlarıyla oluşan o zamanki .üniversite modeli, dünyanın birçok gelişmiş üniversiteleriyle aynıdır.1934 reformunda, üniversitenin kendi değerli üyeleriyle Hitler zulmünden kaçan Alman hocaların gelişi üniversite açısından basit bir dış yardım olarak görülmemelidir.Kaçanlar hakaret edilmiş insanlardı kendilerine kucak açan yeni vatanı sevdiler ve ona hizmet ettiler. Bu kadronun yararı büyük olmakla beraber, o tarihte Türk üniversitesi de sanıldığı gibi küflenmiş bir medrese değildir…..

Üniversitenin iç yapısına ve doğal gelişimine yapılacak ani müdahaleler anlamsız ve sonuçsuz kalmağa mahkûmdur. En olaylı ve köklü devrimleri geçiren ülkelerde bile akademik kurumların çalışmasına ve varolan yapılarına en az karışılmış tır. Fransız devrimi ne krallıktan kalma akademileri kaldırabilmiş, ne de üniversitelerin bünyesinde sarsıcı değişiklikler yapabilmiştir, daha doğrusu yapmamıştır. Sovyetler'in hiç değilse 1920lerin sonuna kadar en az değiştirdikleri kurumlar, Bilimler Akademisi ve üniversitelerdi.

Bilim kurumlarının değişimi zamanın gerektirdiği ihtiyaçlar dolayısı ile bilim kadrolarının yapacakları seçme ve düzenlemeler demektir. Bunun dışında hiçbir sağlıklı yapısal değişim düşünülemez. Bilim kurumlarına karşı şiddet uygulayan Hitler Almanya'sı, iki dünya savaşı arasında her alanda parlak değerlere ~sahip olan ve öncü araştırmalar yapan Alman üniversitelerini-yıkıma götürmüştür. Almanya bugün iktisadî mucizeyi yaratmakla övünüyor, fakat Alman üniversiteleri eski parlaklığına ulaşamamıştır ve ulaşmaları da olası görünmüyor.
Bizim toplumumuzda üniversitenin ne olduğunu kavramak konusunda zihnî bir tembellik vardır. Geçmiş zaman içinde özellikle rektörlük ve dekanlık meraklısı bazı öğretim üyeleri, hükümetlerle anlaşıp bütçeden para ayırtmış ve ülkenin ücra köşelerinde sözde üniversiteler kurmuşlardır. Üniversitenin bir fabrika veya liman gibi bu yörelerin kalkınmasını sağlayacağını ve oralardaki gençlerin okuyacağım ileri sürmüşlerdir. Kuşkusuz hatalı bir görüştür. Üniversite azgelişmiş bir yöreyi kalkındıramaz. Büyük şehirlerdeki üniversiteler geliştirilir, azgelişmiş yörelerin gençlerine kontenjan ayrılır ve yeterli burslar verilirse bu gençlerin okuması sağlanmış olur ki, daha akıllıca ve ekonomik bir seçimdir. Anadolu gençleri üniversiteyi büyük şehirlerde okumalıdır. Çünkü üniversite mezunu, ulusal aydın grubunun aday üyesi demektir.Ulusal aydınımızın ise milyonların yaşadığı, kültür.hareketlerinin yoğunlaştığı büyük şehirde yetişmesi gerekir.

………………
Gençliğin en verimli öğrenme çağını Ankara ve İstanbul gibi şehirlerde geçirmek niçin sadece orada doğup büyüyenlerin tekelinde olsun?

Üniversite gençliği büyük şehirlerin havası içinde olgunlaşmalıdır. Geleceğin hekimleri, hukukçu . ve öğretmenleri için bu deneyim eğitimin en önemli bölümüdür.
Üniversitede reform, bazı bilim dallarında eğitimin yeniden düzenlenmesi biçiminde hiç ele alınmamıştır. Örneğin hukuk fakülteleri, lise mezunlarının sonra sözde hukukçu diye mezun edildikleri kurumlar olmaktan çıkarılmalıdır…….
………..
Oysa tutarlı düzenlemeler yerine "herkes üniversiteye" zihniyetiyle bir üniversite enflasyonu yaratılma yolu seçildi. Yaratılan üniversite enflasyonu ülkemizin kültürel ve bilimsel düzeyinde hiçbir yükselme sağlayamayacaktır.
30 sene önce lise öğretmenleri toplumda saygın yeri olan aydınlardı. Kuşkusuz bu saygınlığın nedeni vardı, üretkenlerdi ve kültürel hayatımıza katkıları vardı. Bugün öğretmen horlanıyor, bu horlanmanın çeşitli nedenleri var. Ücret düşük, görev güvencesi yok, bir neden de kalabalıklaştırılan üniversite öğrencilerinin niteliksiz bir eğitimden geçip bu mesleğe girmeleri... Şimdi aynı şey öğretim üyeleri için söz konusu oldu. Fakat öğretmenini niteliksizleştirdikten sonra üniversite öğretim üyelerini de sayısı çok, işlevi yok bir kalabalık durumuna getiren bir toplumu mutlu yarınların beklediği söylenebilir mi?.. Üniversite hocası en az ücret alan, pahalı yayınları izleyemeyen, dış dünyadaki meslektaşlarıyla kendisi için gerekli meslek ilişkilerini kuramayan zavallı bir adam olursa, topluma bilimin ve gerçeğin yolunu kim gösterecektir?

KAYNAK:(GELENEKTEN GELECEĞE )İLBER ORTAYLI

Sitemize En Son Yüklenenler

article thumbnailEğer tercihinizi insanlık tarihiyle yaşıt mesleklerden yapmak istemiyorsanız (tıp, öğretmenlik,...
article thumbnailBir çocuğun ekmeğe suya ne kadar ihtiyacı varsa anne-babaya o kadar ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacı...
article thumbnailOKUL ÖNCESİ EĞİTİM (ANAOKULU-KREŞ-YUVA-ANASINIFI) NEDİR? NASIL OLMALIDIR?   Okul öncesi eğitim nedir?...